Ticaret çağının son modası: franchising

Türkiye’de ‘perakendeci’ olmak için fazla bir bilgi ve sermaye gerekmiyor. Diploma aranan işlerde bile firmayı kuran, yerinizi tutan, içini döşeyen, ekibini kuran, alıyor eline kalemi, çekleri senetleri imzalıyor, çark dönmeye başlıyor. Herkes aklının erdiği, gözünüzün kestiği her iş kolunda, gereken toplam sermayenin belki onda biriyle işe başlayabiliyor. Ne diyelim, hayırlı olsun. Ödeme vadeleri gelince de Allah ona kuvvet, ona güvenenlere de şans versin. İşler beklendiği gibi gitmezse, alacaklısı sabredecek, müşterisi sineye çekecek demektir. Ekonominin motoru olması gereken girişimci, risk yaratan en önemli unsur olup çıkıyor.

Eskiden Anadolu’da ‘esnaf birliği’ diyebileceğimiz ‘lonca’lar varmış. Esnaf, zanaatkar, loncaya üye bir ustanın yanına çırak girer, hem beceri, hem iş ahlakı bakımından loncadan onay alıp ‘peştamal kuşanınca’ kalfa olur işyeri açarmış. Lonca hem tüketici şikayetlerine bakar, hem de, ‘sandık’ denen tasarruf fonuyla esnafa işsizlik ve sağlık sigortası sağlarmış.

Şimdi bilen de iş yapıyor, bilmeyen de… Parası olan da işe girişiyor, olmayan da… Zaten genellikle işinin ustası, düzgün ahlaklı esnaf yerinde sayıyor; cahil cesareti olan, fiyatı şişirip kaliteden çalan, biraz da şansı olan küçük işletmeci, bakıyorsunuz almış yürümüş ‘büyük iş adamı’ olmuş. Hadi bu kadar genellemeyelim, ama en azından İstanbul gibi sürekli göç alan, değişken müşterisi çok olan, çalanın yanına kar kaldığı büyük şehirlerde çoğu iş kolunda maalesef bu böyle.

Örneğin; dükkan tutan herkes bakkal, dili dönen herkes emlakçı, ehliyeti olan herkes taksici olabilir. Her birini koruyan dernekleri, odaları, federasyonları, konfederasyonları var. Ama tüketiciyi onların elinden koruyan kanunlar işlemiyor. Bizde terk edilen lonca sistemi, gelişmiş ülkelerde çok benzer şekilde devlet tarafından uygulanıyor. Taksici sınavla belge alıyor, yolu bulamadığında ‘ben buranın yabancısıyım’ diyemiyor. Emlakçı belgeyle işyeri açıyor, yaptığı tapu işlemleri resmi kayıt sayılıyor.

AB sürecinde, tüketiciyi koruma adına da önemli adımlar atıldı son yıllarda. Ama bence her şeyi devletten beklemek, onun yanlışlarını ve eksiklerini kabullenmek demek. Oysa tüketicinin kendini korumak adına alabileceği bir önlem var: Marka almak. Markanın gücü ve perakendeci üzerindeki yaptırımı, her türlü devlet denetiminden ve yaptırımından daha etkin… Eğer koruması gereken bir ünü, markası varsa yanlış yapmıyor. Eğer işinde uyması gereken prosedürler, kurallar varsa işler şansa kalmıyor. Bu da tek bir şekilde, çağımızın işletme sistemi franchising ile mümkün.

Franchise işletmeler denenmiş bir işin, tanınmış bir markanın üzerine kuruluyor. İşletme, üretim, yönetim, pazarlama sistemini detaylı olarak tanımlıyor, el kitabına yazıyor. Girişimciler sistemi ve markayı kullanarak kendi işyerlerini açıyor, işletiyor. Marka sahibi de sistemini geliştirme, markasını tanıtma ve işletmelerini denetlemekle uğraşıyor.

Bu sistemde herkes kazanıyor. Marka sahibi kendi başına altından kalkamayacağı kadar çok işyeri açtırabiliyor, üzerinden markasının hakkını kazanıyor. Girişimci kendi adıyla sağlayamayacağı kadar çok müşteriyi ve ciroyu marka sayesinde kazanıyor. Tüketici de markalı bir ürünü veya hizmeti birçok yerde, uygun fiyatla bulabiliyor, markayla gelen güvenceyi satın alıyor.

Geçmişte perakendeciliği düzenleyen lonca sisteminin yerini şimdi franchising aldı. Marka sahiplerinin bir an önce franchise vermesi markalarını yaymak ve korumak adına yapabilecekleri en akıllıca iş. Girişimcilerin kendi başına çalışmak yerine franchise alması, çağın ve pazarın gereği. Tüketicilerin markalı ürün ve hizmetlere yönelmesi en güçlü güvence…

Kaynak: KobiFinans

Paylaş!

Düşüncelerinizi paylaşır mısınız?

css.php